“AKP’nin geriletilmesi” politikasının bilançosu

Gericiliğin baskılarından kurtulma umudu ve beklentisindeki işçi ve emekçiler bir kez daha bir yanılsamanın peşinden sürükleniyor. Bir karabasan gibi çöken gericiliği parçalamanın yolu bir başka gerici odağın peşine takılmak değildir. Gericiliğin geriletilmesinin yolu sandıklardan değil, devrimci sınıf mücadelesinden geçmektedir.

Yerel seçimlere dair tartışmalar özellikle İstanbul sonuçları üzerinden halen devam ediyor. Dinci-faşist ittifakın istediği sonuca ulaşamaması, HDP’nin de desteğiyle büyük şehirlerde kaybetmesi, bu anlamda “AKP’nin geriletilmesi” ilerici-sol güçlerde belli bir moral havası yarattı. CHP’ye yedeklenen sol cenah tarafından formüle edilen “AKP’nin geriletilmesi”nin, oy sayısı ya da belediye başkanlıkları sayısında bir gerilemeden ibaret olduğu biliniyor.

Demokrasinin seçim sandıklarına sıkıştırıldığı, artık seçim hilelerinin ve oy çalmanın bir başka gerçeklik olarak kabul gördüğü bir dönemdeyiz. 31 Mart Yerel Seçimleri, bir yanda gözü parlamentodan başka bir şey görmeyenlerde yeni “umutlar” yeşertirken, diğer yanda esasta düzen siyasetinin ekmeğine yağ süren, seçimlere olan güveni tazeleyerek bir “normalleşme” havası estiren bir görüntü yarattı. Ne var ki AKP iktidarı bu havayı dağıtmak için fazla bekletmedi. “Milli irade” vurgusunu diline pelesenk etmiş AKP, sandıktan çıkan sonuçlara ikna olmadı.

Ortaya çıkan sonuç, AKP için, sembolik değeri bir yana, ekonomik kaynaklarını ve propaganda imkânlarını da önemli oranda sınırlayacağı için tabii ki kabul edilemezdi. Yine “demokrasi” adına seçim sonuçlarına itiraz edildi. Ancak bu “demokrasi” HDP’nin itiraz ettiği yerlere ulaşamadı.

Yapılan itirazlara rağmen İstanbul sonuçlarında pek değişiklik olmayınca, Rusya yolundaki Erdoğan bir ihtimal olarak yeniden seçime işaret etti ve AKP de bu doğrultuda başvurusunu yaptı. Sonuç değişmez de sandık sonuçlarına ikna olunursa ne yapacağını ise zaten ilk günden dile getirmişti. AKP’nin hâlâ iktidarda olduğu vurgulanarak, “topal ördek” benzetmesiyle, gücün kendilerinde olduğu hatırlatıldı. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile istediği uygulamayı hayata geçirebilecek bir konumda. Zaten seçimden 3 buçuk ay önce yapılan bir düzenlemeyle cumhurbaşkanına bütçeden, dilediği partinin belediyesine dilediği kadar para aktarabilme ve ek bütçe talebini ret veya kabul etme yetkisi verilmişti.

Ayrıca imar izni yetkisinin belediyelerden alınması gibi kimi “önlemler” de AKP tarafından şimdiden gündeme getirilmektedir. Özetle zaten kapitalist düzen gerçekliğinde yerel yönetimlerde olmanın oldukça sınırlı ve güdük işlevleri varken, AKP gericiliğinin egemen olduğu koşullarda bu sınırlar daha belirgin hale gelecektir.

Öte yandan belirtmek gerekir ki, seçimlerle “AKP’nin geriletilmesi” politikası, reformist solun da peşine takıldığı bu yaklaşım, genel olarak gericiliğin geriletilmesine hizmet etmemektedir. Ayrıca AKP’yi geriletmek adına desteklenen Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş ile CHP’nin daha birçok adayının AKP-MHP ile aynı dinci-milliyetçi zihniyette olduğunu ve buradan beslendiğini de unutmamak gerekiyor. Özellikle seçim sürecinde CHP’nin “ülkücülere” ve genel olarak sağ seçmene “şirin” gözükmek adına yaptığı manevralarla toplumdaki gericiliği körüklediği inkar edilemez bir olgudur.

Seçim sonrasında Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun kıldıkları namazların özel haber olarak öne çıkarılması da tesadüfi olmasa gerek. AKP’yi emekçilerin dini inançlarını sömürmekle suçlayanların kendileri de aynı yönteme başvurmaktadırlar. Seslendikleri ve yakınlaşmaktan gocunmadıkları “ülkücü” ideolojinin gerçek yüzünün esasında faşizm olduğu gerçeğini ters yüz etmektedirler. Kılıçdaroğlu’nun “bozkurt” işareti gibi faşist sembolleri memnuniyetle kullandığı düşünülürse, yaşadığımız coğrafyada yapılanın ne denli vahim olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu yapılanların Erdoğan’ın rabia işareti yapmasından hiçbir farkı yoktur. Yaşanmış acı dolu örnekler ortadadır, geçmiş geçmişte kalmamıştır.

Şimdilerde CHP ve İYİ Parti tarafından yaratılmak istenen rüzgâra göre rota çizenlerin, dün AKP’nin peşinden sürüklenen liberallerden, “yetmez ama evet” diyenlerden farkı yoktur. “Ülkücü” diye seslenilenlere faşist denilemediği, hâlâ emekçilerin dini duygularının sömürüldüğü, gerektiğinde en az AKP ve MHP kadar şovenist olunabildiği, Saadet Partisi ve onun başkanı üzerinden benzeri din tüccarlarının demokrasi savunucusu gösterildiği böylesi zamanlarda kendilerini sol düşüncede ifade edenlerin yaptıkları şey, toplumun sağa kaymasını önlemek değil, sola sempati duyanları da ideolojik ve politik olarak sağcılaştırmaktır.

Bir yandan kriz içinde çöküşe giden, faşist baskı ve terörle ancak ayakta kalabilen, tüm kurumlarının meşruluğu tartışmalı bu düzene demokrasi makyajı yapılıyor. Diğer yandan AKP-MHP gericiliğini bir başka gerici blokla yenmek işçi ve emekçilere bir kazanım gibi gösteriliyor. Burjuva muhalefete güven tazeleniyor.

Oysa bu güven tazeleyen düzen solu, sandıkları korumak, oylarına sahip çıkmak için dahi sokak çağrısı yapmaktan özenle kaçınmaktadır. Olası sokağa çıkışı, dinci-faşist iktidar hemen doğası gereği “terör”, “darbe” vb. şeklinde kodlarken, buna karşı sokak mücadelesinin meşruluğunu savunan tek bir laf dahi edilmemiştir. Kuşkusuz o çokça dilendirilen demokrasinin sokaktan geçtiğini ve sokakta kazanılmayan hiçbir hakkın ya da kazanımın güvencesi olmadığını bilmiyor değiller.

Görülmektedir ki, gericiliğin baskılarından kurtulma umudu ve beklentisindeki işçi ve emekçiler bir kez daha bir yanılsamanın peşinden sürükleniyor. Bir karabasan gibi çöken gericiliği parçalamanın yolu bir başka gerici odağın peşine takılmak değildir. Gericiliğin geriletilmesinin yolu sandıklardan değil, devrimci sınıf mücadelesinden geçmektedir.