Düzen partilerine oy vermeyelim, hesap soralım!

Doğayla uyumlu, insana yaraşır planlı yerleşimler; ulaşım, barınma, eğitim, sağlık vb. gibi sorunların köklü ve kalıcı çözümü; deprem vb. doğal afetlere karşı korunaklı bir toplum; tüm toplumun kamusal hizmetlere parasız ve eşit erişimi gibi en doğal insani hedefler ise kapitalizmin boyunu fersah fersah aşar. Bu hedeflere ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet tekeline dayalı sömürü ve kölelik düzeninin yıkılmasıyla, işçi sınıfı önderliğinde emekçilerin üretime ve yönetime aktif ve bilinçli katıldığı bir toplumsal düzende ulaşılabilir. Bunun adı sosyalizmdir!

Haklarımız ve geleceğimiz için sınıfa karşı sınıf!

 

Düzenin seçim oyununa kanmayalım!

Karşımızda bir kez daha seçim sandıkları duruyor. 31 Mart’ta güya yeni yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. Toplum aylardır yerel seçim hesaplarıyla oyalanmaya çalışılıyor. Düzen partileri tarafından kulakları sağır edercesine bir çığırtkanlık almış başını gidiyor. Sandıkların ve seçimlerin hiçbir hükmünün kalmadığı bir düzende sandıklar üzerinden bir hesaplaşma yaşanacağı iddia ediliyor. İktidar partisi ile koltuk değnekliğine soyunan ittifak ortağı, işi “beka meselesi”ne kadar vardırdılar. Onlarla yarış halindeki diğer düzen partileri de dikkatlerimizin gerçek sorunlarımıza kaymaması için gerici-faşist koalisyondan aşağı kalmıyorlar.

İşçi ve emekçiler olarak aylardır yalan bombardımanına tutuluyoruz. Başta Tayyip Erdoğan ve yandaşları olmak üzere tüm düzen politikacıları arsızlıkta, riyakarlıkta, pişkince yalanlar savurmakta tüm ölçü ve sınırları bir yana bırakmış durumdalar. Aynı ölçüsüzlüğü hile, ayak oyunları ve dalavere alanında da sergiliyorlar. Seçimin gündeme girdiği ilk haftalardan itibaren seçmen kaydı sahtekarlıkları, aday hokkabazlıkları ayyuka çıkmış bulunuyor.

Bu kadarla da bitmiyor. İktidarın başı olan diktatör, karşısındaki tüm muhalefeti, hatta en pespaye düzen partilerini bile “terörist”likle suçluyor. HDP’nin kazanması muhtemel belediyelere peşinen kayyım atayacağını ilan ediyor. Kendisine biat etmeyen her kesime ve herkese kudurgan bir kinle saldırıyor. Diktatörün talimatları üzerine medya tetikçileri, polisi, yargısı, hapishaneleri kanlı bir çarkın dişlileri gibi harekete geçiyorlar. Ülkemiz her geçen gün daha da koyu bir karanlığa gömülüyor.

Seçimler köhnemiş düzenin makyajıdır

Sermaye düzeni adına politika yapanların bu denli düzeysiz tepişmeleri de, gerici-faşist iktidarın zalimliği de boşuna değil. Toplumsal mücadelenin, sınıf kavgasının zayıf seyrettiği koşullarda seçimler her türlü hırsızlığı, hilekarlığı, düzenbazlığı, zorbalığı meşrulaştırmanın aracı onlar için. Bizden aldıkları oylarla, yaşadıkları bataklığa, yarattıkları çürüme ve kokuşmaya onay verilmiş sayıyorlar. Ellerindeki kanı, kiri, irini seçimlerle, sandıklarla, oylarla yıkamayı hedefliyorlar. Şüphesiz tüm bunlar aynı zamanda koltuk rantlarından, yönetme imkanlarından, belediye olanaklarından tıka basa nemalanmak için yapılıyor. Sermaye düzeninin bütün bir geçmişinde bu böyleydi, bugün de öyle.

Şayet dikkatlerimizi seçim oyunundan kurtaramazsak, bu düzenin egemenleri hedeflerine ulaşabilirlerse, biz işçi ve emekçileri daha karanlık ve zor günler bekliyor. Çünkü kapitalist düzen uzun zamandır tekliyor ve bu halde ayakta kalması ancak bizlere ağır faturalar ödettirilmesine bağlıdır. Kokuşmuş sömürü ve kölelik düzeni ve onu ayakta tutan sermaye iktidarı, çok yönlü ve ağır bir bunalım içindedir.

Dış politikadaki iflas ve rezaletleri iç politikada zorbalık ve faşist baskı tamamlıyor. Sözde bir burjuva demokrasisi dahi rafa kaldırılmış bulunuyor. Yürürlükte kalan yasaların bile pervasızca çiğnendiği tam bir keyfiyet düzeni hüküm sürüyor. Ekonomideki çöküntüye tarımda yıkım ve o çokça övünülen “istikrar” balonunun patlaması eşlik ediyor. Eğitim alanındaki utanç verici enkaza sağlık sektöründeki perişanlık ve skandallar ekleniyor.

Türkiye’yi IMF’den kurtardıklarını iddia edenler dış borcu 17 yılda 3,5 kat arttırarak 450 milyar dolara çıkardılar. Aylardır emperyalistlerin huzurunda kuyruğa girip kapı kapı para dileniyorlar. Türkiye, gıda enflasyonunun %70’lere ulaştığı, resmi işsizliğin 4 milyona yaklaştığı, 32 milyon kişinin kredi kartı borçlusu olduğu, icra dairelerindeki dosya sayısının 20 milyona dayandığı bir ülke haline getirildi. Açlık sınırı asgari ücretin üstünde seyrediyor. En temel gıda maddelerine, elektriğe, suya, gaza, ulaşıma zam üstüne zam yapılıyor. Sermayenin diktatörünün sermayedarların karşısına geçip işçi grevlerini yasaklamakla övündüğü Türkiye’de, işçi ve emekçilerin en küçük hak arama eyleminde ise polis ve yargı terörü devreye giriyor. Türkiye iş cinayetlerinde ve tutuklu gazeteci sayısında dünyada en ön sıralarda. Tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı 70 binleri buluyor. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet, taciz, tecavüz vakalarında ve kadın cinayetlerinde utanç verici bir tırmanış yaşanıyor.

İşte bize tüm bunları onaylatmaya çalışıyorlar. Düzen partilerinden birine oy vermemizi sağlayarak, böylece bu kokuşmuş düzen bataklığında işsizliğe, yoksulluğa, sefalete boyun eğdiğimizi tescillemek istiyorlar. Çünkü düzen partilerine oy vermek, krizin ağır faturalarını ödemeye, baskı ve zorbalığa, gerici-faşist karanlığa, halklara düşmanlık politikalarına razı olmak anlamına geliyor. 

Düzen partilerinin belediyeciliği soyguna, talana, ranta dayalıdır

Sermaye partileri biz işçi ve emekçileri aldatarak bölüp parçalamak için karşılıksız vaatler sıralamayı da ihmal etmiyorlar. Bugüne kadar her seçim öncesinde, ulaşım/trafik sorununa çare bulacaklarını, konut-ev ihtiyacını çözeceklerini, su-elektrik-doğalgaz faturalarını makul seviyelere çekeceklerini, eğitim ve sağlık alanında atılımlar yapacaklarını, çevreye-doğaya saygılı olacaklarını, hava kirliliğini önleyeceklerini, altyapıyı geliştireceklerini, yolsuzluğu bitireceklerini, iş imkanları yaratacaklarını tekrar tekrar söylediler de ne oldu? Daha sandıklar açılır açılmaz hepsi unutulup bir kenara atıldı.

Ardından soygun-talan-rant çarkı aynı şekilde dönmeye devam etti. Çünkü sermaye partileri için belediyecilik, çalıp çırpmak, doğanın yağmalanması, çarpık kentleşme, kent kaynaklarının arpalığa dönüştürülmesi demektir. Topluma sosyal hizmet vermek, kültür ve sanata kaynak ayırmak, kentleri insanca yaşanabilir hale getirmek onlara yabancıdır. Kapitalizmin kâr mantığına bağlı olarak gözlerinin eriştiği her karış toprağı gökdelen arsası olarak görür, gölgesini satamadıkları ağaçları kereste sayarlar. Sermayenin şimdiye kadarki en has adamının da itiraf ettiği gibi, en iyi yaptıkları iş, şehirlere, insanlara, ülkeye ihanet etmektir. “Bizden olsunlar da çalsınlar”, “İş yapsınlar da yağmalasınlar” vb. diyenler işte bu ihanete destek vermektedirler.

Seçimlerle, hele de her şeyin külliyen yalana dönüştüğü bir dönemde yapılacak 31 Mart yerel seçimleriyle, kapitalist düzenin bütün bu pisliklerini düzelteceklerini iddia eden reformistlere de kanmayalım. Kendilerini de kandırmakta ısrar edenlerin, biz işçi ve emekçileri tekrar tekrar hayal kırıklıkları ve ümitsizliğe sürüklemelerine, gerçek sorunlarımız ve taleplerimiz ekseninde devrimci mücadeleden alıkoymalarına izin vermeyelim. Çivisi çıkmış bu düzende yerel yönetimler, ekonomik ve siyasi olarak sıkı sıkıya siyasi iktidarın, merkezi devlet aygıtının tahakkümü altındadır. Tayyip Erdoğan’ın alenen ilan ettiği gibi, Türkiye’de belediyeciliğin sınırları bir gece ansızın atanabilen kayyımlara kadardır.

Acil taleplerimiz ekseninde devrimci mücadeleyi yükseltelim!

Bu apaçık gerçekler de gösteriyor ki, işçi sınıfı ve emekçiler olarak sorunlarımızın çözüm yolu düzene karşı dişe diş bir mücadeleden geçmektedir. Bunun ilk koşulu ise seçim aldatmacasına kanmaktan, düzen partilerinin vaatlerine aldanmaktan, reformistlerin hayallerine kapılmaktan bir an önce kurtulmaktır. Yüzümüzü seçim tiyatrosuna değil, gerçek sorunlarımıza dönmektir.

Doğayla uyumlu, insana yaraşır planlı yerleşimler; ulaşım, barınma, eğitim, sağlık vb. gibi sorunların köklü ve kalıcı çözümü; deprem vb. doğal afetlere karşı korunaklı bir toplum; tüm toplumun kamusal hizmetlere parasız ve eşit erişimi gibi en doğal insani hedefler ise kapitalizmin boyunu fersah fersah aşar. Bu hedeflere ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet tekeline dayalı sömürü ve kölelik düzeninin yıkılmasıyla, işçi sınıfı önderliğinde emekçilerin üretime ve yönetime aktif ve bilinçli katıldığı bir toplumsal düzende ulaşılabilir. Bunun adı sosyalizmdir!

Mevcut düzende bir nebze soluk alabilmek, en temel kamusal hizmetlere asgari düzeyde erişebilmek için dahi en yakıcı taleplerimiz uğruna fiili-meşru mücadeleyi tam da sosyalizmin devrimci programı ekseninde yükseltmek dışında bir yol yoktur.

Kahrolsun sermaye diktatörlüğü!

Yaşasın sosyalist-işçi emekçi cumhuriyeti!

Sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!

Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu