Seçimler ve diktatörün bataklığı

Önümüzdeki dönemin nasıl bir seyir izleyeceğini sınıf ve emekçi kitle hareketi cephesinden yaşanacak gelişmeler belirleyecektir. İlk raundu kimin kazanacağını ise seçim sandıklarından çok, 8 Mart’ta kopan rüzgârın Newroz ateşini harlayıp 1 Mayıs’a taşıyıp taşımayacağı gösterecektir.

Düzen cephesindeki seçim “yarışı” iyice çığırından çıktı. Bunun asli sorumluluğunu, arsızca yalanlar savurmayı otomatiğe bağlayan, kendi işlediği günahları rakiplerine yükleyen, bam teline biraz dokunanları hapisle, belayla tehdit eden AKP şefi Tayyip Erdoğan taşıyor. Haftalardır “beka sorunu” ekseninde inanılmaz derecede kindar ve çirkef bir kampanya yürütüyor. Herhalde Türkiye, en tepedeki yöneticisi tarafından bu denli pişkince dipsiz yalan sağanağına tutulmamıştır.

“Seçim gazası”nda her yol mübah

Tayyip Erdoğan, kimyasını bozan Gezi dönemindeki halini bile fersah fersah geride bıraktı. O şirazesini yitirmiş halde konuştukça çirkef yalanların doldurduğu bir bataklık büyüyor. Sınıf ve emekçilerin büyük bölümünü kirleten ve sersemleten bir bataklık bu. AKP şefi bu bataklıkta yalanlarının müptelasına dönüşenleri öteki kesimlere düşmanlaştırmak için de dozu sürekli arttırıyor. Son dozun içine kadınlarla ilgili sunturlu bir yalan ekledi. Sadece bir yalan da değil üstelik. 8 Mart’ta tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de meydanları dolduran, AKP iktidarında kronik hazımsızlık yaratan, din taciri gericilerin yıllardır sayısız baskıyla, aşağılamayla, taciz-tecavüz-şiddet sarmalında hiçleştirmeye çalıştığı halde diz çöktüremediği kadınlar, “ezana saygısızlık yaptılar” uydurmasıyla, gerici-faşist güruhlara hedef gösterildiler. 

Suriye’ye bir şekilde sefer hayali boşa çıkınca elde başka bir şey kalmadı tabii. Bir seçim döneminde savaş çığırtkanlığıyla körüklenecek şoven histeri “tabanda umulan konsolidasyon”u kolayca sağlayabilirdi, olmadı. 17 yıllık hükmetme ayrıcalığından ve gelinen yerde zulmün-zorbalığın yeni ciltlerini yazdıktan sonra mağduriyet edebiyatı zaten işlevini yitirmişti. Geriye dinsel gericilikle ve şoven milliyetçilikle alabildiğine kirletilmiş “benim milletim”in terör öcüsüyle hizada tutulması kaldı. Malzeme bundan ibaret olunca, AKP şefinin biat etmeyen herkesi, hatta kendi kumaşından partileri terörle suçlaması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. (Bir de tabii oy karşılığı ahiretin berat belgesini vadedenler var ki, onların ifratı “imam ve cemaati” ilişkisiyle açıklanabilir.)

AKP iktidarı için “beka sorunu”nun kendi tabanında inandırıcı kılınmasına o kadar çok ihtiyaç var ki, ekonomik krizin sillesinden nasibini alan ve şimdiye kadar büyük bölümüyle dinsel gerici iktidarın oy deposu olan küçük esnaf dahi “terörist” ilan edildi. Meral Akşener’in görülmemiş pişkinlikle tehdit edilmesi, AKP şefinin terörist ilan edeyim derken kantarın topuzunu iyice kaçırıp sergilediği “enayiliği” meydanlarda çarpıcı bir şekilde ifşa etmesinden kaynaklanıyor.

Dayanaksızların sandık tutkusu

Sermayenin diktatörü Tayyip Erdoğan’ın, Binali Yıldırım’a bile “Bu yalnızca bir yerel seçim kardeşim” dedirtecek kadar zıvanadan çıkmasının nesnel bir mantığı var elbette. “Dinci-faşist iktidar bir dizi temel önemde yapısal zaafla maluldür. Her şeyden önce bir heterojen güçler koalisyonudur ve bu yapı gelişmelere de bağlı olarak çatlamalara müsaittir. Öte yandan bugünkü konuma, açıkça ilan edilmiş amaç ve hedefler üzerinden ve meşru yollardan değil, fakat bin türlü hile, yalan, aldatmaca ve ikiyüzlülükle ulaşılmıştır. Bu ise oturtulmaya çalışılan yeni rejimi, bunun için zorunlu moral güç ve dayanaklardan yoksun bırakmaktadır. Uzun iktidar yılları boyunca yarattığı toplumsal çürüme ve kokuşmanın ayyuka çıkması bunu ayrıca zora sokmaktadır. Önü zamanında tümü tarafından açılmış olsa da bugün sermayenin farklı kesimlerinin ortak çıkar, tercih ve iradesini gereğince yansıtamaması dinci-faşist iktidarın bir başka zaaf alanıdır.” (TKİP VI. Kongre Bildirgesi, tkip.org)

Devlet kurumlarının zaten çoktandır çivisi çıkmış durumda. Yasalar AKP şefinin sözü karşısında yok hükmünde sayılıyor. Yargı Erdoğan’ın keyfine göre hareket eden bir engizisyon gibi işliyor. Burjuva medyanın büyük bir kısmı tetikçi üssü olarak hareket ediyor. Kalan bir iki gazete ve TV dışındakiler, gece gündüz AKP şefine kanalizasyon görevi icra ediyorlar.

Bu tabloda yerel seçimlerin dahi “terör” demagojisiyle “beka” sorununa bağlanması, tek meşruiyet dayanağı olarak görülen sandıklardan zayıflayarak çıkma olasılığının yarattığı korkunun ürünüdür. Düne kadar anket müptelası olan AKP şefinin birden anketlere düşman kesilmesi bu olasılığın hiç de yabana atılamayacağının bir itirafı aslında. Geçen yazdan bu yana işçi ve emekçi kitlelerin gündelik yaşamına bir karabasan gibi çöken ekonomik-mali krizin semptomları dahi yatıştırılamıyor. Her ne kadar “varlık kuyruğu” gibi absürt bir savunuya konu olsa da, tanzim satış kuyrukları işçi ve emekçi kesimin sürüklendiği sefaletin bir aynası durumunda. Tüm çarpıtmalara ve hileli istatistiklere rağmen enflasyon sıçradığı dilimden aşağı çekilemiyor. Seçimlere kadar dizginlenmeye çalışılan zamlar engellenemiyor. İşsizlik rakamlarındaki tırmanış durdurulamıyor vb. 

2018’in son çeyreğinde GSMH’nin %1,8 seviyesine gerilemiş olması, sanayi, inşaat, tarım, hizmet vb. sektörlerde yüzde 1-8 oranlarında yaşanan daralma, özel sektör yatırımlarında %13’ü bulan küçülme gibi son ekonomik göstergeler seçim sonrası döneme ertelenen faturaların ağırlığı konusunda yeterli bir fikir veriyor. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere baskı ve zorbalık dışında verecek hiçbir şeyi kalmamış sermaye iktidarı, hiç değilse ilk etapta “şanlı bir sandık zaferi”nin yaratacağı kolaylığı kaybetmek istemiyor. Ne yapıp edip bu riski ortadan kaldırmak, önümüzdeki dört yılı garantilemenin koşulu sayılıyor.

Bataklığın dayanılmaz çekimi

Yıllardır hilelerle, oy hırsızlıklarıyla bizzat düzen kulvarında dahi hiçbir değeri kalmamış seçimlerin hâlâ da meşruiyet dayanağı sayılabilmesi ise düzen muhalefetinin (ve en az onun kadar da reformist parlamenter avanaklığın) dinsel gerici-faşist rejime paha biçilmez katkısıdır. En soldan en sağa sözde muhalefetteki düzen partileri eşyanın tabiatı gereği sermaye düzeninin çıkarlarını kolluyorlar. Fakat söz konusu düzen gelinen yerde tam anlamıyla din istismarcısı faşistlerin bataklığına evrildiği içindir ki, kendilerini AKP şefinin yalan sağanağına laf yetiştirmekten alamıyorlar. Onun yarattığı bataklık çoktandır onların siyaset yapma tarzlarını da belirliyor. Türkiye’nin gerçek sorunlarına ancak zorunlu durumlarda değinip geçmekle yetiniyorlar. Kısacası Erdoğan/AKP iktidarı diğer partileri kendi belirlediği kulvarda tutmayı, diğer bir deyimle kendi bataklığına hapsetmeyi başarıyor.

AKP karanlığının geleceği, yalanla, çirkefle, hileyle oluşturulmuş bataklığın ne kadar ayakta tutulacağına bağlıdır. Beka denilen, esasta toplumu çürütüp kokuşturan bu bataklığın sürdürülmesidir. Orada din bezirganı diktatörün yalanlarına kanmayan, zorbalığa boyun eğmeyen, hilenin üstüne yürüyen, çürümeye ve kokuşmaya direnen herkes haindir, düşmandır, “terörist”tir. Her bakımdan daha ağır çalışma ve yaşam koşullarının dayatılmak zorunda olduğu önümüzdeki yıllar boyunca dinsel gerici-faşist rejimin ayakta kalmasının bundan başka bir yolu da yoktur.

Halihazırda işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimlerinin, ideolojik ve kültürel olarak gerici-faşist bataklığın yaydığı iğrenç zehirle sersemletilip rızalarının alınabilmesi, tek adam diktatörlüğünün tek güvencesidir. Fakat işçi sınıfı ve emekçi kitleler tahammül sınırlarını aşan çalışma ve yaşam koşullarına mahkum durumdadırlar ve onları bugüne kadarkilerden çok daha ağır faturaların beklediği de bir gerçektir. O yüzdendir ki, ideolojik ve kültürel bağımlılığa rağmen durmaksızın ekonomik-sosyal hak arayışları temelinde işçi eylemleri-direnişleri patlak vermektedir.

Önümüzdeki dönemin nasıl bir seyir izleyeceğini sınıf ve emekçi kitle hareketi cephesinden yaşanacak gelişmeler belirleyecektir. İlk raundu kimin kazanacağını ise seçim sandıklarından çok, 8 Mart’ta kopan rüzgârın Newroz ateşini harlayıp 1 Mayıs’a taşıyıp taşımayacağı gösterecektir.