Dünü ve bugünü ile kadın sorunu

Özel mülkiyetin kutsandığı sermaye düzeni devam ettiği sürece kadının yaşadığı sorunlar da son bulmayacaktır. Mücadelenin merkezine sınıflı toplumu ve özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı almayanların özgür ve eşit bir toplumsal düzen kurmaları mümkün değildir.

Günümüzün en yakıcı sorunlarından birisi olan kadın sorunu; yaşanan cinayetler, tecavüzler ve istismar gibi olayların yanı sıra, kadınları hedef alan yeni saldırı yasaları üzerinden geniş kesimler tarafından tartışılır hale geldi. Tüm bu tartışmalarda erkekler, kadınların yaşadığı sorunların kaynağı olarak gösteriliyor. Kadının toplumda ikinci cins olarak görülüp sömürülmesinin asıl nedenini daha iyi anlamak için insanlık tarihine bakmak gerekmektedir.

Şöyle ki, kültürleri ve insan ilişkilerini araştıran bilim insanları, insan toplumlarının ilk aşamalarından biri olan avcı-toplayıcı toplumları incelemişler. Onlara göre bu toplumlarda kadın erkek arasında eşit bir ilişki bulunmaktadır. Birçok kabilede de kadın doğurganlık özeliklerinden dolayı kutsanmakta ve günümüz toplumlarından daha özgür ve saygın yaşamaktadırlar. İlkel-komünal toplumlarda kadın günün bir kaç saatinde yiyecek toplayarak, yiyecek ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılıyor, erkekler de avcılık yaparak kabilenin et ihtiyacını karşılıyor. Kabile ilişkilerine karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma hakim. Yine bu insanların ok, yay, ot, etek, su matarası, süs eşyası ve barınakları dışında malı mülkü bulunmuyor.

Yine avcı-toplayıcı toplumlarla ilgili yapılan incelemelerde, tarımsal faaliyetin başlayıp yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte kadın erkek arasındaki eşitlikçi dengenin bozulmaya başladığı görülüyor. Hele ki, tarım devriminin yaşandığı dönemlerde sabanın, evcil yük hayvanlarının kullanılmaya başlanması ve büyük sulama kanallarının açılmasıyla beraber erkeğin üretimdeki rolü gittikçe artıyor. Giderek de kadın toplumsal alandan dışlanarak, ev işlerine ve çocuk bakımına mahkûm hale getirilip eve kapatılıyor. Tabi bu süreç öyle gönüllü ve kendiliğinden gelişmiyor. Tarım devrimini yapan toplumlarda üretimin artmasıyla birlikte tüketilenden fazla artı ürün elde ediyorlar. Bu artı ürün için ambarlar yapılıyor ve daha sonra bu ambarların yanına tapınaklar inşa ediliyor. Bu ambarlardan sorumlu olan kişiler zamanla toplumda yönetici ve imtiyazlı sınıf haline geldiler. Bu üst sınıf, topluluğun ekonomik ve kültürel faaliyetini de yönetmeye başlıyor ve insanlık tarihinde adım adım sınıflı toplumlara geçiş süreci başlıyor. Bu ayrıcalıklı sınıf aynı zamanda kadının toplumdaki yerini ve aileyi tapınak ekonomisi doğrultusunda biçimlendiriyor. Bu duruma en iyi örnek Babil Krallığı'nın, Hamurabi Kanunları adlı yazılı hukuk kurallarıdır. Bu kanunlar arasında kadın ve aile ile ilgili bölümler sınıflı toplumla beraber kadının tarihsel yenilgisinin nasıl başladığını göstermektedir. Kanun maddelerinde kadın ve çocuklar hane içinde erkeğe tabi tutuluyor. Ayrıca kadın çocuk doğurup erkeğe, evine iyi bakmazsa erkek isterse onu babasının evine gönderebiliyor, nehre atabiliyor yada yeni bir eş alıp eski eşi hanede köle olarak kullanabiliyor. Yine ilk bulunan kil tabletlerde, kadının tapınakta köle olarak kullanıldığını öğrendiğimizde, kadın ilk köledir diyen Agust Bebel’i anımsarız. Bu süreçten sonra da kadının köleleştirilip, sömürülmesi çağlar boyu devam etmiştir. Sahneye çıkan her yeni sınıf kadının toplumsal konumunu kendi sınıf çıkarı doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu durumun gelenekselleşmesiyle beraber kendi durumu kadın tarafından da alın yazısı olarak algılanmaya başlanmış, “hep böyle gelmiş böyle gidecek“ gibi bir duygunun kökleşmesine neden olmuştur. Daha sonra bu duruma duyulan öfke asıl kaynağa, yani özel mülkiyetin neden olduğu sınıflı toplum gerçeğine değil de sınıf çelişkilerinin ortaya çıkardığı sonuçlara yönelmiştir.

Günümüzde sınıflı toplumların en gelişmişi olan kapitalist sistemde kadının ezilen cins olma durumuna bir de işçi-emekçi olarak ezilmişlik eklenerek durum daha can alıcı hale gelmiştir. Mülkiyet duygusu ve düşüncesinin kutsallaştırıldığı kapitalist sistemde de kadın erkeğin malı ve mülkü olarak görülmekte; kadın erkekten ayrılsa dahi erkeğin kadın üzerinde hakkı olduğu varsayılmakta, bu nedenle çoğu zaman kadının yaşamı kısıtlanmakta ya da erkek tarafından öldürülmektedir. Her gün duyduğumuz kadın cinayetleri daha çok bu temelde gelişmektedir. Oysa ki mülkiyetin olmadığı ilkel toplumlarda erkek, kadın üzerinde böyle bir hakkı olduğu duygusu ve düşüncesine sahip değildir.

Emekçi kadınların kendi tarihsel mücadelesine yabancılaşmasını ve yaşanan bilinç bulanıklığını ortadan kaldırmak için özel mülkiyet düzenini ve sınıflı toplum gerçeğini iyi kavramak gerekmektedir.

Tüm bu tarihsel gerçeklerin ışığında diyebiliriz ki, özel mülkiyetin kutsandığı sermaye düzeni devam ettiği sürece kadının yaşadığı sorunlar da son bulmayacaktır. Mücadelenin merkezine sınıflı toplumu ve özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı almayanların özgür ve eşit bir toplumsal düzen kurmaları mümkün değildir.

Kadının kurtuluşu için yapılması gereken şey, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için verilen mücadelede kadın-erkek el ele hızlı adımlarla yürümektir. 

Kaynaklar;

1-Halkların Dünya Tarihi-Chris Harman

2-Marksist Dünya Tarihi-Neil Faulkner

3- Hamurrabi Kanunları –vikipedia

4-Sosyalizm ve Kadın—Agust Bebel

F. Can