“Kadın grevi”ne dair… - Ç. İnci

Dünya genelinde devrimci bir sınıf hareketinin yokluğu koşullarında ve Marksizm’e yönelik ideolojik çarpıtmalarla birlikte, feminist akademi dünyasının “steril ortamlarında” üretilen tahliller, kadın işçi ve emekçilerin de yer aldığı bu kitle hareketliklerine isim verebilmekte, hareketin taleplerini ve yönünü belirleyebilmektedir.

Feminist anlayış, kendi içinde çeşitliliği olsa da, ileri sürdüğü taleplerden hareketle geçirdiği evrime göre belli dönemlere göre gruplandırılabilir.

Feminizmin 1. dalgası olarak bahsedilen dönem 19. yüzyıldan kalma burjuva kadın hareketi taleplerinin 20. yüzyılın ilk yarısına dek ileri sürüldüğü dönemdir. Bu dönem boyunca seçme ve seçilme hakkı, eğitim, mülkiyet hakkı gibi kadın ve erkeğin hukuki eşitliğine dair talepler gündemdedir.

 ‘60-70’li yıllardan sonra ise 2. dalga feminizmden bahsetmek mümkündür. Bu dönemde kadının ezilmişliğine dair farklı açıklamalara sahip olsalar da kendini radikal, marksist ve sosyalist feminist olarak adlandıran feministlerin gündeminde “patriyarka(1), aile, kürtaj, toplumsal cinsiyet, kamusal alan/özel alan tartışması, evrensel kız kardeşlik” gibi başlıklar yer almaktadır.

3. dalga feminizmle anılan ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda ise, postmodern düşüncenin, giderek “popüler” olduğu Batı Avrupa’da, feminist tartışmalara da etkisi görülmeye başlar.

Her türden ideolojinin eleştirel bakışa tabi tutulduğu bu dönemde, bilim ve düşün dünyasına dair her kavram da eleştirel düşünce süzgecinden geçirilir. Buna göre 18. yüzyılda aydınlanma dönemiyle birlikte gelişen modernite ve buna ait kavramlar, ideolojiler eleştirilerek “aşılır.” Marksist bilim ve felsefe de bu çerçevede hedefe konur, sorgulanır ve piyasada pek çok postmarksist ideolog türer. Marksizm’in bilimsel yöntemi bir kenara bırakılır. Sosyalizme elveda denilip, radikal demokrasi projesi keşfedilir. Toplumsal cinsiyet, etnisite vb. farklılıklarından hareketle kadın mücadelesi ve kimlik mücadeleleri öne çıkartılır. “Yeni” yöntemler ve yeni söylemler geliştirilir. 3. dalganın postmodern feministleri, farklılığı ve kimliği öne çıkarma mücadelesi vermeleri nedeniyle, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılmasını hedefleyen 2. dalga feministlerinden ayrışırlar.

Bu postmodern dalganın da etkisiyle pek çok feminist kuramcı, “yeni bir söylem” geliştirme, yeni bir terminoloji oluşturma amacıyla akademik dünyalarında yoğunlaşır. Şimdiye kadarki bilimsel ve düşün dünyasındaki her kavram, erkek bakış açısı etkisinde olduğu ön kabulüyle yeniden ele alınır ve “sorunsallaştırılır”. Böylelikle kadın bakış açısı ile yeni bir terminoloji geliştirilir.(2) Bu yöntemle mevcut bilimsel literatürdeki her çalışmaya, cinsiyete işaret etse de etmese de, erkek bakış açısı ile yazıldığı ön kabulü ile yaklaşılır. Bu anlamıyla bilimsel nesnellik sorgulanır.

Bu feminist bakış açısı ve yöntemiyle Marx da eleştirel bir okumaya tabi tutularak, marksist kavramlar “sorunsallaştırılır.” Marksizm’e dair “yeni” hatalı yorumlar ve tespitler ileri sürülür. Üretim, yeniden üretim(3), ev içi emek kavramları üzerinden bir tartışma yürütülerek “patriyarka” ve kapitalizm ilişkisi açıklanır. Feminist terminolojiye “yeni” kavramlar katılmakla birlikte kimi kavramlar da önüne eklemlenmiş kadın vurgusuyla “yeniden yorumlanır.” Kadın grevi de bu anlamıyla feminist terminolojiye aittir.

*

2. ve 3.  dalga feministleri, patriyarka ve kapitalizm ilişkisini açıklamak için “feminist araştırma yöntemleri” ile çeşitli teorik çalışmalara girişmiştir. Feminist eleştiri, özellikle Marksizm’in “üretim, yeniden üretim” kavramları üzerine tartışmalar yürütür. Bu “teorik” çabalar, özellikle Türkiyeli feministlerin dillerine doladıkları Marksizm’in “cinsiyet körü” olduğu, ev içi emeği görünmez” kıldığı gibi çarpıtmalarla birlikte bugün de referans alınmaktadır.(4)

Konuyu çok uzatmamak için, Türkiye’deki yansımaları yüzünden, “teorik derinleşmeyi” daha ileri götürerek kadınların ayrı bir “sınıf” oluşturduğunu ileri süren Christine Delphy örneğini vermek yeterlidir. Delphy’nin savına göre iki tip üretim tarzı tanımlanır. Bunlar, metaların büyük bir kısmının üretildiği sınaî tarzda üretim ve ev içi hizmetlerin, çocuk bakımı ve bazı metaların üretildiği aile üretim tarzı. Böylelikle patriyarka, kapitalizmden tümüyle bağımsız şekilde vardır ve “ev içi üretim tarzı” da bunun ekonomik temelidir. İş sözleşmesinde olduğu gibi evlilik sözleşmesiyle evde kadının emeğine erkek tarafından el konulur. Chris Beasley gibi kimi feministler bu savı; marksist üretim ilişkilerinin kadın-erkek ilişkisine uyarlanamayacağından hareketle “piyasa ekonomisi için başka, ev içi ekonomi için başka emek anlayışlarına ve ekonomi politik yaklaşımlara ihtiyaç olduğu” gerekçesiyle eleştirir. Türkiyeli feministler arasında da, Delphy’nin “kadın sınıfı” tanımlamasını sahiplenerek, burjuva kadın ile işçi kadını aynı “sınıfa” koyarak ele alanlar bulunmaktadır.

Kadın emeğinin sömürüsünün tahlili üzerine feministlerce çokça tartışma vardır. Ancak farklı türleri olsa da feminist söylemin ortak zemini cins temelli mücadeledir ve bu mücadele sınıf bağlamından kopartılarak ele alınmaktadır. Özellikle “yeniden üretim” kavramından hareketle tüm sınıflardan kadınların eşitlendiğinde birleşilmektedir: “Kadınlar, işçi ailesi içinde emek gücünün yeniden üretiminde karşılıksız emek harcarken, mülk sahibi sınıflarda soyun yenilenmesi ve aile fertlerinin bakımı sorumluluğunu üstlenirler. Kısacası yeniden üretim kadınların ortak ezilmişliğinin farklı sınıflarda büründüğü somut biçimleri açıklar.” (Vogel)(5)

Öte yandan feminist kuramcılarda, Delphy’nin “aile ilişkileri içinde kadınların erkekler için yaptıkları, pratik, duygusal, cinsel, üremeyle ilgili ve sembolik işlere ek olarak ev işleri, erkeklerin yaptıkları işlere katkı olarak yapılan işler, aile fertlerine verilen duygusal hizmet, çocuk bakımı, hasta ve düşkün aile fertlerinin bakımı, kocalara sunulan cinsel hizmet ve çocuk doğurma” gibi sıraladığı ev içi “iş” tanımına ise itiraz görülmemektedir. Özellikle bakım emeği tartışılırken “duygusal emek” kavramı da bu tartışmalara eklenmektedir.

Üretim, yeniden üretim ve patriyarka üzerinden sürdürülen çokça tartışma vardır ancak bu tartışmalar belli bir sistematiğe oturmamakta ve Marksizm’e yönelik hatalı yorumlarla çarpıtmalara neden olmaktadır. Bu böyle olmakla birlikte feminist söylemin tartışma konusu ettiği, “sorunsallaştırdığı” üretim ve yeniden üretim alanları üzerinden kadınların yaşadıkları sorunlar ve talepler “görünür” kılınmak istenmekte ve mücadelenin konusu edilmektedir. Bu amacın bir aracı olarak da kadın grevi feministlerce ileri sürülmektedir.

2000’lerden beri kadın kitle eylemliliklerinin arttığı bilinmekle birlikte son üç yıldır örgütlenen “uluslararası kadın grevi”, kitlesel katılımlarla 60 ülkede karşılık bulmaktadır. Farklı coğrafyalarda farklı mücadele geleneklerine sahip kadınlar, kadın kimliğine yönelik saldırılara karşı taleplerin yanı sıra neo-liberal saldırıların derinleştirdiği sorunlar karşısında ekonomik ve sosyal taleplerle de sokağa çıkmaktadır.

Dünya genelinde devrimci bir sınıf hareketinin yokluğu koşullarında ve Marksizm’e yönelik ideolojik çarpıtmalarla birlikte, feminist akademi dünyasının “steril ortamlarında” üretilen tahliller, kadın işçi ve emekçilerin de yer aldığı bu kitle hareketliklerine isim verebilmekte, hareketin taleplerini ve yönünü belirleyebilmektedir.

Bunun böyle olması elbette bu ilerici-demokratik kadın hareketinin emperyalist-kapitalist sistemin her alanda yarattığı yıkıma, çifte sömürüye ve şiddete karşı gösterdiği tepkiyi asla gölgelemez. Bu kitle hareketlerinin feminist söylemin sınıfsal bağlamdan kopuk tanımlamalarına, kalıplarına sığmayacak bir potansiyele sahip olduğu unutulmamalıdır.

Son olarak vurgulamak gerekiyor ki, şimdiden feminist söylemin bu harekete biçtiği misyon tartışmalara konu edilmektedir. Bu tartışma başlıkları arasında, “evrensel kız kardeşliğin” bütün kadınları kapsayıp kapsayamayacağı tartışması ve grevlere erkek desteğinin olup olmaması da öne çıkmaktadır.(6) Uluslararası grevin örgütleyici olduğu ülkelerde, farklı sosyo-ekonomik gelişmişliğe göre değişen, bilinç ve örgütlenme düzeyinin ve farklı mücadele geleneklerinin olması böylesi tartışmaları kaçınılmaz kılmaktadır. Kuşkusuz bunlar, feministlerin, en çok da Türkiye’deki feministlerin hoşuna gitmeyecek tartışma başlıklarıdır. 

Notlar:

(1) Erkek egemenliği, ataerkillik. Ancak feminist terminoloji patriyarkaya, kadınlar üzerinde tahakküm kuran erkek egemenliğini açıklamada daha kuramsal bir anlam yükler.

(2) Bu postmodern dalganın bir ürünü olarak “Jineoloji / kadının bilimi”ni de bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

(3) Yeniden üretim, hem gün boyu yıpranan iş gücünün kendini ertesi gün çalışabilir hale getirmesi için gerekli olan beslenme, dinlenme vb. ihtiyaçlarının giderilmesi hem de kapitalizmin ihtiyaç duyduğu yeni nesil iş gücü ihtiyacının üretimi/ bakımı olarak tanımlanır. 

(4) Konuyla ilgili İşçi Emekçi Kadın Komisyonları tarafından yazılan “Ev içi emek tartışmaları üzerine...” adlı makale (Kızıl Bayrak, 2015)

(5) Delphy, Beasley ve Vogel ’den aktaran Gülnur Acar-Savran, Kadınların Emeğini Görünür Kılmak: Marx’dan Delphy’ye Bir Ufuk Taraması

(6) Sosyalist Kadın dergisi, 23. Sayı; 20 soruda kadın grevi